KURTARILMIŞ KADIN ALANLARINDA

ÖZGÜRLÜĞE NEFES OLAN KADINLAR!  

Kürdistan dağlarında bir evliya gibi dolaşmak istedim. Gerillalar, özellikle de kadın gerillalar hep bir merak konusu oldu benim için. En sonunda cesaret edip yanlarına gitme kararı verdim ve belli bir süre içlerinde yaşayarak izledim onları. Ne kadar yapabildim bilemiyorum ancak tüm ön veya art yargılardan bağımsız anlamaya çalıştım. İlk yazımda onları anlatmaya çalışacağım beynim ve ruhum anladığınca, dilim döndüğünce…jin

İlk gözüme çarpan bu kadınların doğallıkları ve etraflarına yaydıkları kendine güven duygusuydu. Hep mi böyleydiler, süreçlerini somut yaşamadığım için bilemem ancak bir özgürlük mücadelesinde yer alış, şimdiki zamanda onlarda bir karaktere dönüşmüş. Tabii ki tarihinden, mücadele süreçlerinden kopuk ele alınamaz. Zamanı teknik bir “tik-tak” sesine dönüşmüş saat dilimleri ile değil de, her biri mücadele anlamına dönüşmüş bir felsefe gibi algıladıkları için, geçmiş, bugün ve gelecek diyalektik bir iç içeliği yaşıyor. Ve işte bu iç içelik, onların yüz hatlarında güven, doğallık ve pozitif bir enerji halini alıyor. Tabii bu tespite zamanla ulaştım.

Kamplarına gidiyorsunuz, kamplarındaki yaşamları çok ilginç. Dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir yaşam ya da ilişki biçimi görmeniz mümkün değildir. Tam anlamıyla orijinal ve aynı zamanda kadınlar için kurtarılmış bir yaşam alanı. Bazı kamplarda sadece kadınlar var, bazı kamplarda ise erkeklerle karma yaşıyorlar, ancak karmayken bile ayrı ayrı bir biçimde yaşıyorlar. Doğrusu tuhafıma gitti. Çünkü ben veya dünyamızın neredeyse yüzde yüze yakını erkek-kadın her anlamda iç içe bir yaşamı yaşıyoruz. Böyle bir kopukluk neden? Küskünler desek, değil. Koyu feministler desek, o da değil. Peki ne o zaman? Anlayacağınız gibi ilk sorularımdan biri bu yönde oldu. Gerçekten de bu nasıl bir yaşam, nasıl bir ilişki biçimiydi? Sordum. Tabii benim bu merakıma ve şaşkınlığıma bilgece güldüler, “zamanla kendin anlasan daha iyi olur” dediler. Benim gibi meraklı birisine bundan daha kötü cevap olamazdı herhalde. Neyse sineye çektim, ama tabii peşini bırakmadım. Hem izledim ve hem de yakaladığım bazı kadınlara aynı soruyu sorup bazı cevaplar almayı başardım.

Gerilla kadının özgürlük felsefesi, en temelde özgücünü yaratmaya, öz kimliğine ulaşmaya dayanıyor. Bu nedenle de en başta bu gücü ve kimliği çalan erkek egemenlikli sisteme karşı her boyutta tavır almayı, bireyden tutalım da kurumlaşan organlarına kadar bu sistemin her öğesinden kopuşu esas almışlar. Yani bu kadınlar yoldaşları olan erkek arkadaşları ile savaşa girip birlikte ölecek, her türlü zorlu koşullara karşı birlikte göğüs gerecek kadar bir amaç birlikteliğindeler, ama kadın cinsinin özgürleşme boyutunda ise bir o kadar erkek yoldaşlarından ve erkek sisteminden kopuşu yaşıyorlar. Şöyle de tanımlayabiliriz: Demokratik Ulus mücadelesinde erkekle birlikte mücadele, kadın özgürlük mücadelesinde ise erkekten kopuş ve erkeği dönüştürme. 

Tabii kopuş derken de tümden kendini yalıtma ve soyutlama biçiminde değil, ancak öz güçlerini yaratarak ve yarattıkları ile kendi öz kimliklerini geliştirerek bir güç haline geliyorlar. Kendilerini sorguluyorlar, kadın arkadaşlarını sorguluyorlar, tabii ki erkekleri de, erkek sistemini de çok yönlü sorguluyorlar. Alışkın olduğum biçimde onları kategorize etmeye çalıştım, ancak verili olanla tanımlayabilmek çok güç gerçekten. Bazen dedim “tam koyu feministler”, baktım ki tam bu tanıma uymuyorlar, bazen dedim “işte bir ulusal kurtuluş mücadelesinin içerisinde ulusu için mücadele eden kadınlar”, fakat bu tanıma da tam uymuyorlar. Sonra kategorileştirip bir tanıma sıkıştırmaktansa, onların gerçeğini anlamaya çalışmanın daha akılcı ve daha akıcı olacağına karar verdim. Çünkü diğeri beni doğru ve bilimsel bir sonuca götürmeyecekti.

Kendilerine ait akademileri var, özgün toplantıları var, askeri bir yaşamları olduğu için tekmil sistemleri var. Çok okuyorlar, belki herkes yazamıyor ama yazımsal ürünleri de çok fazla. Akademi ortamlarındaki tartışmaları görülmeye değer bir zenginlikte ve özgünlükte gerçekten. Burada bir kadın dili oluşmuş, özgürlük ilkelerine göre bazı değer yargıları gelişmiş ve birbirleri ile bu dilden konuşup, bu değer yargıları temelinde birbirlerini ele alıyorlar. Akademi derken hemen yıllarca okuyup yazmış öğrencileri aklınıza getirmeyin. Bazıları Üniversite okumuş, bazıları hayatlarında hiç okul yüzü görmemiş, bazıları orta düzeyde, bazıları Avrupa’dan, bazıları Hakkari’nin bir köyünden, bazıları Türkiyeli, velhasıl her çeşitten kadınlar kadın özgürlük akademisinin katılımcıları olmuşlar. Sabit öğrenci, öğretmen ilişkisi yok. Eğitim vermek için bir grup var, ancak bu grup sabit değil, bir de klasik anlamda öğrenci diye tanımlayabileceklerimiz de eğitim veriyorlar. Kadınla, kendileri ile ilgili her şeyi tartışıyorlar. Mesela dünyanın hiçbir yerinde “kendini açma” deyimini bir eğitim veya toplantı ortamında duymamışsınızdır. Fakat bu ortamda bu deyim oldukça kullanılan bir deyim, daha da ötesi bir yöntem. “Kendini açma”, yani kişinin toplum içinde ya da örgüt içinde yaşadıkları, duygu-düşünce dünyasında olup bitenler, kendini eleştirme (özeleştiri), kendisini aşma açısından önüne koyduğu hedef ve amaçlar anlamına geliyor. Hem de öyle bir kenara çekilip kendi kendine düşünerek ya da söyleyerek değil, örneğin kırk-elli kişinin yada daha fazla sayıda kişinin önünde. Düşünebiliyor musunuz böyle bir şeyi?

Bana önce anlaşılmaz geldi, ancak biraz üzerinde düşündüğümde bunun bir kadının ya da erkeğin kendisinde gerçek dönüşümü yaratması açısından çok önemli bir yöntem olduğuna karar verdim. Birey kendisi açısından ulaştığı sonuçları, eleştiriyi toplulukla paylaşıyor ve bu paylaşım hem doğru bir birey haline gelmeyi ve hem de toplumla bütünleşen birey haline gelmeyi getiriyor beraberinde. Bir de benzer çelişkileri, durumları yaşamış diğerleri için de kazanılmış bir deneyime, tecrübeye dönüşüyor. Hani o çokça tartışılan birey-toplum dengesini kuramama, bir yandan “birey olacağım” derken hiçbir toplumsal değer yargısını esas almama, diğer yandan da “toplumsal olacağım” derken bireyin iradesini hiçbir şekilde esas almama hastalığı, çağımızın yozlaştıran hastalığı. İşte buna karşı mücadele açısından önemli bir yöntem ve deneyim gibi görünüyor. Bu bana çok yeni bir şey gibi görünür iken, bu topluluktaki kadınlar açısından o kadar doğal ve kanıksanan bir durumdu ki! Gözlerim açık bir şekilde onların bu deneyimine tanık oldum. Cesurdular kendilerini açarken, doğrusu hayran kaldım bu cesaretlerine.

Kurtarılmış bu kadın alanından izlenimlerimi yazmaya bir sonraki yazımda devam edeceğim.  

                                     Deniz Duruay

 

 

 
    ygk.gaziler@googlemail.com