Mayıs Şehitleri Toprağa Düşünce…

 

Mayıs ayı, direnişleriyle, öncülük iddialarıyla, sosyalizm ve barış duygusuyla hep genç kalanların ayıdır. Mayıs ayı direnişçilerinin yarattığı miras, toplumsal komünal değerleri hep diri, hep genç tutan bir karakterdedir.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan 6 Mayıs şafağında idam edilirken, İbrahim Kaypakkaya 18 Mayıs’ta işkencelere karşı “ser verip sır vermeden” direnerek şehit düştü, Haki Karer 18 Mayıs’ta Kürt işbirlikçileri tarafından katledildi, yine 18 Mayıs’ta Dörtler Amed zindanının vahşetine karşı kendilerini ateş haline getirdi, Mehmet Karasungur 2 Mayıs’ta Güney işbirlikçiliğinin komplosu sonucu şehit düştü. Ve daha isim isim sayamayacağımız binlerce yiğit toprağa düştü.

Bir tohum olarak toprağa düşenler, bugün binlerce gerillayla, milyonlarca kitle gücüyle, konfederal bir sistem yaratma hedefiyle bir bir yeşermektedir. Doğadaki hiçbir şey kaybolmaz. İşte anlamlı bir yaşam uğruna kendini feda edenler, bugünün direniş ruhunda, örgütlenme, eylem gücünde yaşamaktadırlar. “Anıları mücadelemizde yaşıyor” sözü, soyut bir söz değildir. Gerçekten de bugünde bizimle yaşamaktadırlar.

Yaşamın anlamı özgürlükte, özgürlük mücadelesinde gizlidir. Bir atom zerreceğinde bile ruhun, bilincin varlığı tartışılıyorken, insan olarak bilincimizin varlığının bilincinde olmak büyük değer taşımaktadır. Ve işte şimdi özgürlük mücadelesinin ya da yaşamın anlamını keşfetmenin biricik yolu, öz bilincimizin varlığını keşfetmek, bunu toplumsallaştırmak, yani kendini, toplumu ve doğayı bilebilmektir.

Bu neden bu kadar önemlidir?

Çünkü özellikle çağımız gerçekliğinde bilinci, ruhu, düşüncesi, duygusu, bedeni çalınmış bir insan gerçekliği mevcut.

Sınırlara hapsolmuş, kendisine at gözlüğü gibi bir gözlük takılmış, görmesine izin verildiği kadar görebilen ya da göremeyen insan gerçekliği!

Dününden habersiz, geleceğine karşı umarsız, bugününde ise varlığı ile yokluğu belli olmayan insan gerçekliği!

Böyle bir yaşam yaşanılmazdır, asla kabul edilemezdir. Bu nedenledir ki insanlar, toplumlar, egemen tarih boyunca, kendisine çizilen sınırlara sığmamış, at gözlüğünü kabul etmemiş, bakışını hep daha da genişletmek, özgürleşmek, kendini bilmek istemiş. Egemen tarih miras olarak birbirine şan-şöhreti, para, mal varlığını bırakırken, ezilenlerin tarihi ise bu özgürleşme mücadelesini, yok edilemeyen komünal değerleri miras olarak bırakmıştır. İşte bu miras birbirine zincir gibi eklenerek, bugünün özgürlük mücadelelerine yol açmıştır. İnsanlığın bir kısmının mücadele gücüyle hep genç kalmasının izahını burada aramak gerekir.

Özgürlük mücadelesi, kendini ezilenlerin tarihinde arayıp bulmak, egemen tarihin vahşi mirasına karşı amansız bir insanlık mücadelesi vermek demektir. Bugünde var olan demokratik değerler, gerçekten insana, doğaya ait değerler, sosyalist mücadele tarihinin bir sentezi olarak bugünde var olmaya devam ediyor.

Denizler, Mahirler, İbrahim Kaypakkayalar, Türkiye’de başlattıkları gençlik mücadelesiyle bir çığır açtılar, Kürdistan ve Türkiye devrimine giden yolu araladılar. Üç genç insan idama giderken son nefeslerinde bile “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” diyerek, inkar ve imha edilen bir gerçekliği aydınlattılar. İbrahim Kaypakkaya da mücadele çizgisinde ve öncülük gücüyle, Türk ve Kürt halklarının birliktelik gücünü oluşturmaya çalıştı. Bunun düşünsel, teorik gücünü en fazla derinleştirmeye çalışan bir önderdi. Pratikte de arayışları Kürdistan’a doğru gelişmekteydi. Ancak Türk faşizminin buna hiçbir biçimde tahammülü olmadığı için, en ağır işkencelerin uygulanmasıyla İbrahim Kaypakkaya katledildi. 

Onların ölüm anları, aynı zamanda yaşamı, zihinleri aydınlatan anlar oldu. Denizlerin “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” sözüyle ölüme gitmeleri, İbrahim Kaypakkaya’nın aynı çizgideki direnişi, yeni bir canlanışa tohum oldu, Kürdistan devriminin gelişimi için bir enerji yarattı. O tohum Başkan APO öncülüğünde oluşturulan grupta yeşerdi ve Türkiye’den başlayarak Kürdistan’a, Ortadoğu’ya ve dünyaya yayılan bir enerji oldu.

Yani zincirin halkası Kürdistan devrimine eklendi ve PKK olarak devamını buldu. Enerjilerin birleşimi yeni bir sinerjiyi açığa çıkardı. Başkan APO ve grubu, daha başından Türkiye ve Kürdistan halklarının birlikteliği müjdeleyen bir karakterde gelişti. Kemal Pir ve Haki Karer arkadaşlar, Türkiye devrimini Kürdistan devriminde gören bakış açılarıyla, bu mücadeleye gönüllerini, canlarını verdiler. ’77 18 Mayıs’ında Haki yoldaş “Sterka Sor” adlı bir Kürt ajan örgütünün komplosuyla şehit düşürüldüğünde, hedeflenen işte Türkiye ve Kürdistan halklarının kardeşliği, yaşam birlikteliğiydi. PKK’nin bu konudaki sınır tanımazlığıydı. Böyle bir yönelişle, ideolojik olarak gelişen birliktelik parçalanmak, daha yeni yeni gelişmeye başlayan mücadeleyi bir milliyet sınırına hapsetmek ve böyle yok etmek amaçlandı. Tabii ki bu başarılamadı. Çünkü APO’cu ruhun ve PKK hareketinin mayası, sosyalizm ve halklar kardeşliği karakterini taşıyordu. Ya yok olacaktı ya da başka türlüsü olmayacaktı. Yok olmadı, bu karakterini de değiştirmedi. Bilakis bu çizgide derinleşmeyi, Haki yoldaşın anısını Kürdistan’da PKK hareketini ilan ederek yaşatmayı bir borç bildi ve PKK hareketi bir halklar hareketi olarak ilan edildi, geliştirildi.  

Ve Dörtler ’82 18 Mayısında Amed zindanlarında 12 Eylül faşizminin işkencelerine, dirilen özgür Kürt iradesinin yok edilme politikalarına karşı, birbirine ateşle kilitlenerek eşi görülmemiş bir eylem düzenlerken, 18 Mayıs tarihini bilinçlice seçmişlerdi.

Herhangi bir tarih değil, 18 Mayıs!

Yani “biz Türk devletinin, ordusunun faşist karakterine karşı sonuna kadar savaşır ve direnirken, halkların onurlu değerlerini ise sahipleniyoruz, onlarla eşit ve özgür yaşamayı ve ölmeyi tercih ediyoruz” demek istediler. Ateşten direniş, PKK tarihine yepyeni anlamlar yükledi, yepyeni çıkışların gerekçesi haline geldi. Mazlum Doğan yoldaşın eylemiyle başlayan, Dörtlerle ve Ölüm Oruçlarıyla devam eden Amed direniş zinciri, gerillanın Kürdistan topraklarında kök salmasıyla yeni mecralara ulaştı. PKK, bu biçimiyle kendi gelişim diyalektiğini sürdürdü, bugün de aynı mayanın şekillendirdiği militan direnişçi ruh, Gülbaharlarla, Faraşinlerle, Kurtaylarla, Halillerle devamını buluyor.

Mehmet Karasungur, ’83 2 Mayısında Kandil dağlarında ilkel milliyetçi güçlerin komplosuyla şehit düştüğünde, görevi PKK mücadelesine yeni alanlar açmak, gerillanın Kürdistan dağlarında üslenmesini sağlamlaştırmak için alt yapı hazırlıklarını güçlendirmekti. Bilinmezliklerin diyarına doğru yolculuğunu geliştirirken, daha o dönemde halkın sevgisini ve saygısını kazanmış bir yoldaştır. İran Kürdistan’ında, Irak Kürdistan’ında yürüttüğü çalışmalarda, halkın yüreğine silinmez izler bıraktı. Hala da Karasungur yoldaş, bu bölgedeki halk tarafından anılır, söylenir. Onsekiz yıl sonra Kandil’deki bir köyde gömülü olan cenazesini medya savunma alanlarındaki şehitliğimize getirdiğimizde, hepimizin yaşadığı duygu anlatılamazdı. Duygularımızı ve heyecanımızı o dönem en iyi Halil Dağ yoldaş, yaptığı televizyon programında yansıtmıştı herhalde.

Bir şehitler ayı olan Mayıs ayı, aynı zamanda halkların birlikteliğinin, yaşamda ve ölümde ortaklaşmalarının da ayıdır. Gerçekten Kürdistan ve Türkiyeli halkların binlerce çok değerli, seçkin, dürüst ve sade evladı, kadınıyla-erkeğiyle kahramanca şehit düştüler, düşüyorlar. Her biri, yaşam amacı, kişilik duruşu, sosyalist ruhuyla hareketimizi, kişiliklerimizi daha da büyütmekte, yolumuzu daha da aydın kılmaktadır. PKK şehitler diyalektiği ile hep genç kalmakta, toplumu ve halkların direniş ruhunu diri tutmaktadır. Sadece Kürdistan açısından da değil, hem Ortadoğu çapında ve hem de dünya çapında gerilla mücadelesi ve halk serhıldanlarıyla, 21. yüzyılın diri gücü olmaktadır.

Eğer ki şehitler diyalektiği, bayrağı birbirinden almak ve zincirin halkalarını birbirine sürekli eklemekse, hepimize, özellikle de gençliğe çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Şehitlerin anısını yaşatmak, somut toplumsal yükümlülükler getirir. İdeolojik, örgütsel ve eylemsel sorumluluklardır bunlar. Bunları biraz açarsak;

İdeolojik olarak; gençlik toplumun en dinamik ve en değişime açık kesimi olarak egemen sistemin gerici, insan karşıtı değer yargılarına, ahlakına karşı kendini özgürlük ideolojisiyle bilinçlendirmek ve bu bilinçle önce kendinde değişimi yaratmak durumundadır. Zihniyetsel olarak değişen gençlik, değişen toplumdur. İnsanlık tarihinin ve PKK tarihinin özünü alabilmek ve bunu kişiliğinde bir anlama, güzelliğe ulaştırabilmek çok önemlidir. Yüzeysel, sadece gençliğin vermiş olduğu kaba isyancı ruhla mücadele etmek, yolun bir yerinde tükenmeyi getirecektir. Ki nitekim bir çoğu böyle daha yolun yarısına gelmeden düşmektedir. Ama gençliğin enerjisiyle özgürlük ideolojisinin enerjisini kendisinde sentezleyen bir gençlik, mücadelede süreklileşmenin gücüne ulaşabileceği gibi, kişiliğindeki aydınlanmayla toplumsal dönüşümün de temel gücü olacaktır. Tabii ki bu belirttiğimiz özde “nasıl yaşamalı” sorusuna kendinde bir cevap oluşturmak, özgürce, eşitçe, bağımsızca, güzelce yaşamanın modelini ruhunda geliştirmektir. İdeolojiyle, mücadele gücüyle güzelleşen, toplumsal olarak da bir çekim merkezi olandır ve bunun kendisi mutlaka dönüşümü yaratır. Bu nedenle özgür birey, özgür toplum, özgür kadın, özgür erkek kimdir, özgür yaşam nasıl gerçekleşir sorularını sürekli sorarak kişiliği yaratma mücadelesi vermek, gençliğin temel bir görevidir. Bununla birlikte egemen sistemin, gerici toplumsal değer yargılarının getirdiği geriliklere, yozlaşmaya karşı da en radikal biçimde mücadele etmek zorundadır. Red ve kabul ölçülerini her boyutuyla, sosyal, siyasal, ahlaki, cinssel boyutlarda geliştirmeli ve bunun önündeki engellere takılmadan mücadele gücü olabilmelidir.

Örgütsel olarak; şimdi biz Ortadoğu’da yeni bir model yaratıyoruz. Kendi çözümünü kendisi yaratan, devletten, ordudan, egemen güçlerden beklemeden kendi kararlarıyla kendi yaşamını örgütleyen, kendi geleceğini belirleyen bir konfederal sistemi oluşturmaya çalışıyoruz. Mevcut örgütlülüklerimizin hepsi bu amaca hizmet etmektedir. Ancak bu şematik bir örgüt biçimi değil, zihinlerin demokratik dönüşümüyle birlikte içi doldurularak oluşturulması gereken bir sistemdir. Tabii ki buna dönük çeşitli adımlar atıldı, ilerletilmeye de çalışılıyor. Halkımız örgütlü gücünü serhıldanlarla çok görkemli biçimlerde ortaya koydu, koyuyor. Bu serhıldanların görkemine en güçlü cevap, halkımızın, kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle, çocuğuyla doğrudan katılabileceği örgütleri çoğaltmak, tabandan katılımı sağlamak üzere meclisleşmeleri geliştirmek, Kent meclisleri, Konseyleri oluşturmaktır. Bu, Ortadoğu tarihine yepyeni bir çehre kazandıracak bir durumdur. Etkisi bir köyle, mahalleyle, bir şehirle sınırlı kalmayıp, halklara örnek teşkil edecek ve yayılacak bir sistem gerçekliğidir. Zaten halkımızın örgütlülüğüne bu denli saldırmaları, gençliği sürekli baskı altında tutmaları da, bundan duydukları korkudandır. Bu sistem örgütlenmesinin önünü almak, içini boşaltmak, devletin temel politikası olarak gelişmektedir. Bu nedenle var olan örgütlü gücümüzü, bahsettiğimiz bu sistem örgütlenmesine doğru daha güçlü ve yaygın bir biçimde yöneltmemiz, çok stratejik bir değere sahiptir. Halkımızın örgütlü gücü böyle bir kalıcı bir kazanıma mutlaka dönüşmek zorundadır. İşte gençlik bu konuda rolünü tam oynamalıdır. Demokratik bilinci daha çabuk kavrayan kesim olarak, bu örgütlenmelerin doğru ve yaygın bir şekilde gelişmesinde çok önemli rol oynayacaklardır. Bunun için katılma ve herkesi de katabilme gücünü geliştirmek gerekir. Sadece Kürt halkıyla da sınırlı kalmayıp, örgütlenmeye, demokrasiye ihtiyacı olan herkesi katabilecek genişlikte bir yaklaşım önemlidir.

Eylemsel olarak; ideoloji ve örgütlenme, kendini eylemle ifadelendirmek durumundadır ki bir anlatım gücüne ulaşabilsin. Karşımızdaki güç, pusulanın yönünü inkar ve imhadan şaşırtmamaktadır. Gerillaya, halka, gençliğe yöneliminde bunu çok somut olarak görüyoruz. Öyleyse biz de bu pusulanın yönünü şaşırtmak ve doğru yöne çekmek için alabildiğine zengin yöntemlerle eylem gücümüzü geliştirmeliyiz. Bu konuda yaratıcı düşünebilmek önemlidir. Tek bir eylem tarzına takılıp kalmak geliştirici olmamaktadır. Etkileyici ve geliştirici olmak için çok değişik, düşmanı siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri açıdan darbelemek kadar halk kesimlerini düşündürecek, onların bilincine çarpacak bir eylemsellik tarzını geliştirmek gerekir. Bununla birlikte kendi öz savunma bilincini ve bunun araçlarını oluşturmak da diğer bir gerekliliktir. Bu konuda da özgücün mutlaka gelişmesi gerekir. Çünkü karşımızdaki güç, her açıdan saldırgan bir güçtür. Buna karşı süreklileşen bir örgütsel ve eylemsel gücü oluşturmak istiyorsak, tedbirlerimizi, öz savunma araçlarımızı da oluşturmamız lazım. Kitlenin kendini savunabilmesi, devletin polis, ordu, kontrgerilla gücüyle geliştirdiği saldırılara karşı cevap oluşturabilmesi, demokratik bilincin çok önemli bir yanını oluşturur. Faşist bir güce karşı demokrasi mücadelesini verirken, öz savunma bilincinin ve araçlarının geliştirilmemesi düşünülemez. Aynı biçimde toplumun kendi içinde kadına, çocuğa şiddet uygulayan, toplumu yozlaştırmaya çalışan kesimlere karşı da öz savunma bilinciyle yaklaşmak gerekir. Çünkü bu tip olaylar ve kişiler de toplumsal yozlaşmayı, gericiliği geliştirmektedir. Bunlara kesinlikle izin verilmemelidir. Yine aynı zamanda gençlerin yüzünün dağa dönük olması, gerillaya katılımı artırması da diğer önemli bir husustur.

Ayrıca Genç Kadının da kadını, erkeği, toplumu özgürlük çizgisinde değiştirip dönüştürme boyutunda birinci dereceden rolü vardır. Bu nedenle kendini mutlaka güçlü örgütlemeli, örgütlemediği bir genç kadın kalmamalıdır. Genç Kadın, hem genç ve hem de kadın olması itibariyle özgürlük mücadelesini ve demokrasi bilincini geliştirmek açısından çok önemli avantajlara, güce sahiptir. Bu gücün bilincinde olarak ideolojik, örgütsel, eylemsel ve öz savunma görevlerine yönelmek, toplumsal dönüşümün temel itici gücü haline gelmek, tarihi bir önemdedir.

Sonuç olarak yeni paradigmayı içselleştirme, konfederatif sistemi derinleştirme, serhıldanları, mücadele-eylem taktiklerini daha etkili ve çok yönlü hale getirme, “Edi Bese” hamlesini daha da ivmelendirme anlamına gelecektir. Önderliğimizin sağlığı ve özgürlüğü için başlattığımız “Edi Bese” hamlesi, “tecrit işkencedir, bu işkenceye son” sloganıyla derinleşerek devam etmektedir. Nihayetinde “Başkan APO’yu yaşa ve yaşat” sloganının en anlamlı uygulanışı, Önderlik çizgisinde derinleşerek örgütlenme, eylemselleşme ve toplumsallaşma olduğu açıktır. Ki bunlar da şehitler karşısındaki tarihi görevlerimiz olmaktadır.   

Şehitler ayı vesilesiyle gençlik kendi gücünün daha farkına vararak ve bu gücü daha örgütleyerek, eylemselleşerek toplumsal dönüşümde, çözüm mücadelesinde daha etkili bir güç haline gelme iddiasını ortaya koymalıdır. Bu güç fazlasıyla açığa çıkmıştır, önemli olan bu gücü örgütlü iradeye, sisteme, zihniyete dönüştürebilmektir. Öz bilincimizin varlığını keşfetmek, bunu toplumsallaştırmak, toplumu ve doğayı bilebilmek, bize böylesine ağır sorumluluklar yüklemektedir. Şehitlere sözümüz, bu sorumlulukları fedaice yerine getirmek olacaktır. 

 

Çiğdem Doğu

 

 

 
    ygk.gaziler@googlemail.com